Vahiy ve sünnet: Hayatı doğru okumanın temel paradigması
Özgür-Der Ankara’da konuşan Musa Üzer, vahiy ve sünnetin siyasi ve sosyal meseleleri doğru değerlendirmedeki belirleyici rolünü anlattı.
Özgür-Der Ankara Şubesi, “Değişen Dünyada Siyasal-Sosyal Meseleleri Okuma Sorunu” başlıklı bir konferans düzenledi. Özgür-Der Genel Sekreteri Musa Üzer’in konuşmacı olarak katıldığı program, Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı.
Üzer, modern dünya düzeni içinde Müslümanların siyasi ve sosyal gelişmeleri değerlendirirken karşılaştığı zihinsel ve kavramsal sorunlara dikkat çekti. Ulus-devlet anlayışının ve günümüzde hayatın farklı alanlarına yayılan postmodern cahiliyenin toplumlar üzerindeki etkilerini ele alan Üzer, vahiy ve sünnetin Müslümanların hayatındaki belirleyici konumunu anlattı.
Karar alma süreçlerinde yanlış kabullere dayanmanın, yaşanılan dünyanın şartlarını yeterince analiz etmemenin ve zanla hareket etmenin adalet duygusunu zedelediğini belirten Üzer, bu unsurların karar mekanizmalarına yön vermesi halinde hakkaniyet ilkesinin ortadan kalkacağını söyledi. İçinde bulunulan dünyayı doğru tanımlayamama ve siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmeleri eksik okuma sorununun temelinde, “Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?” sorusunun yeterince sorulmamasının bulunduğunu ifade etti.
Ulus-devlet ve seküler anlayışın etkisi
Cahiliye anlayışının günümüzde hayatın bütün alanlarında kurumsallaştığını savunan Üzer, tarihte daha önce bu ölçüde örgütlü ve etkili bir cahiliye tecrübesi yaşanmadığını dile getirdi. Akademiden ekonomiye, aile hayatından siyasete kadar pek çok alanın seküler değerler hiyerarşisine göre biçimlendirildiğini belirtti.
Modern hayatın Allah’ı hatırlatan bir boyut taşımadığını söyleyen Üzer, bu düzenin insanı ilahi olandan uzaklaştıracak şekilde kurulduğunu ifade etti. Milliyetçi cahiliye olarak tanımladığı anlayışın da yeterince sorgulanmadığını belirten Üzer, meselenin yalnızca kavmi asabiyet veya üstünlük iddiasıyla açıklanamayacağını söyledi. Ona göre milliyetçi paradigma, hayatın ilahi olandan koparılmasıyla birlikte ulus temelinde seküler bir metafiziğin inşa edilmesi anlamına geliyor.
İnsanların geçmişte inanç, aile ve mahalle gibi bağlarla tanımlandığını belirten Üzer, Batı’da kilise merkezli yapıdan kopuşun ardından ulus temelli seküler bir kimlik anlayışının oluşturulduğunu söyledi. Bu sistemde insanların doğdukları coğrafyaya göre otomatik biçimde ulusal bir kimlik kazandığını ve hayatlarını ulusal çıkarlar doğrultusunda şekillendirmelerinin beklendiğini ifade etti. Kur’an’ın ise insanı düşünmeye ve vahyin ölçülerine uymaya çağırdığını belirten Üzer, ulusal çıkarlarla vahyin ilkeleri çatıştığında Müslümanların tutumunun açık olması gerektiğini vurguladı.
Vahiy ve sünnet temel bir ölçü
Küresel kuşatma karşısında vahyin Müslümanlar için büyük bir imkân ve nimet olduğunu söyleyen Üzer, vahiy ve sünnetin yalnızca zor zamanlarda başvurulacak bir sığınak olarak görülmemesi gerektiğini belirtti. Üzer, vahiy ve sünnetin hayatın bütün alanlarını ve karşılaşılan olayları doğru değerlendirmeyi sağlayan temel bir paradigma olduğunu ifade etti.
Peygamber’in ve sahabelerin hayatından örnekler veren Üzer, Beni Mustalik ve Beni Cezime olaylarına değindi. Geçmiş tecrübelerin, kişisel sevgilerin, öfke ve duyguların adalet duygusunun önüne geçmemesi gerektiğini belirten Üzer, Hz. Peygamber’in Halid bin Velid’in yaptığı içtihat hatasına karşı tavır alırken onu görevden almamasının, kişilere veya anlık maslahatlara göre değil ilkelere göre hareket edilmesi gerektiğini gösterdiğini söyledi.
Aksa Tufanı sonrası algı operasyonları
Konuşmasında küresel medya düzenine ve algı operasyonlarına da değinen Üzer, vahyin ortaya koyduğu adalet anlayışı ve vakur tutum karşısında propaganda mekanizmalarının etkisini kaybedebildiğini savundu. İsrail’in 7 Ekim sonrasında yürüttüğü kara propagandayı örnek gösteren Üzer, Hamas ve Kassam Tugayları hakkında yıllardır üretilen suçlamaların, esir takası sırasında sergilenen insani ve ahlaki tutumla büyük ölçüde boşa çıktığını söyledi.
Üzer, serbest bırakılan esirlerin teşekkür mesajlarının ve söz konusu tutumun, uzun süre yürütülen algı çalışmalarının etkisini kısa sürede zayıflattığını ifade etti. Bu gelişmenin ardından Batı ülkelerinde Kur’an-ı Kerim satışlarında yaşanan artışa da dikkat çeken Üzer, bunun Müslümanların sahip olduğu imkân ve potansiyelin önemini ortaya koyduğunu belirtti.




