Hz. Mehdi ve Mehdilik Felsefesinin Derinlikleri
Mehdilik felsefesinin temelleri ve Hz. Mehdi’nin rolü üzerine derin bir inceleme.
Mehdilik felsefesi, iki ana perspektiften ele alınabilir: ereksel nedenler ve edimsel nedenler. Bu felsefenin temelinde, evrenin yaratılışındaki ilahi hedefin kâmil insan olduğu düşüncesi yatmaktadır. Kâmil insan, on dört masumun varlığında tecelli etmiş ve bu nedenle yeryüzünün hâkimi ve Allah’ın halifesi olarak kabul edilmiştir.
İslam felsefecileri, yeryüzünde kâmil bir veli ve Halifetullah’ın varlığını savunmuş ve bunu kendi ilkeleriyle desteklemişlerdir. Ebu Ali Sina, eş-Şifa kitabında, kâmil insanın ahlaki ve pratik mertebelerini ele alarak, bu niteliklere sahip birinin insanlara rehberlik edeceğini belirtmiştir. İşrak felsefesi de, toplumun lideri ve imamı konusunu ele alarak gaybet kavramına vurgu yapmıştır.
Şeyh İşrak Şehabu’d-din Suhreverdî, toplumun liderinin taşıması gereken nitelikleri açıklamış ve hiçbir zaman hikmet ve delil sahibi birinin varlığından yoksun kalmayacağını ifade etmiştir. Bu bağlamda, ilahi imamlar, ya açıkça yönetim kurarak ya da gizlilik içinde varlıklarını sürdürerek toplumun yöneticisi olurlar. Zamanın kutbu olarak adlandırılan bu imam, toplumun yönetiminde her zaman var olacaktır.
Allâme Tabatabâî, velayet konusunu ele alarak, kâmil insanın en yüksek mertebesinin velayet olduğunu belirtmiş ve bu durumun şeriatın nihai amacı olduğunu vurgulamıştır. İhvanu’s-Sefa felsefecileri de Mehdi’nin yeryüzünü zulümle doldurmasından sonra adaletle dolduracağına dair inançlarını dile getirmişlerdir.
İmamlar, açıklık ve gizlilik dönemleri olmak üzere iki farklı dönemde varlıklarını sürdürürler. Açıklık döneminde insanlar arasında tanınırken, gizlilik döneminde tanınmamaktadırlar. Ancak bu, onların varlığını sorgulamak için bir neden değildir. Yüce Allah, hiçbir zaman mahlûkatı hüccetsiz bırakmaz ve bu bağlamda imamlar, hem açıklık hem de gizlilik dönemlerinde yeryüzünün direkleri ve Allah’ın gerçek halifeleri olarak kabul edilirler.
Büyük âlimlerden bir grup, insanın yaratılış amacının tekâmül olduğunu belirtmiş ve bu tekâmülün, Yüce Allah’a bağlanmakla mümkün olacağını ifade etmiştir. Eğer bu gerçekleşmezse, yaratılış amacının dışına çıkılmış olur ki bu da imkansızdır. Bu bağlamda, on dört masum, kâmil insanın örnekleri olarak kabul edilir.
Edimsel nedenler açısından ise, sebep-sonuç ilişkisi içinde bir birlik yönünün var olması gerektiği belirtilmektedir. Bu birlik, yalnızca kâmil insanın varlığıyla mümkündür. Peygamber’in ve Ehl-i Beyt’in temiz nefisleri, bu birlik yönünü temsil eder. Eğer Peygamber olmasaydı, evrendeki birlik sağlanamazdı.
Merhum Seyyid Haydar Âmulî, Allah’ın kâmil insan aracılığıyla âleme bakışını ifade etmiş ve bu durumun yaratılışta bir aracının bulunması gerektiğini vurgulamıştır. Kâmil insan, Allah’a ulaşmanın ve O’nun zatında fani olmanın yolunu gösterir. Kur’an-ı Kerim’de de insanın yaratılış amacının Allah’a yönelmek olduğu belirtilmektedir.
Sonuç olarak, kâmil insan, Allah’a olan yönelişin ve O’na müracaat etmenin bir sembolüdür. Kâmil insan, Allah’ta mutlak bir şekilde fani olmuş ve kendisinde benlik taşımamaktadır. Bu nedenle, onun varlığı, yaratılışın anlamını ve amacını derinlemesine ifade eder.




