Duyguötecilik: Batılıların Zalimliklerini İzlemek Yeter mi?
Erol Göka, Duyguötecilik kavramını ele alarak Batılıların zalimliklerini izlemekle yetinmelerini sorguluyor.
Erol Göka, “Duygunun tarihsel ve kavramsal halleri” başlıklı yazı dizisinin beşinci bölümünde Duyguötecilik kavramını derinlemesine inceliyor. Göka, Duyguötecilik’in, Batılıların zalimlikleri televizyon ekranlarından izlemekle yetinip, bu durumu ‘zarif’ bir üslupla açıklama çabalarını eleştirdiğini belirtiyor. Bosna ve Kosova’daki olayların, halkın bilincine ulaşabilen bastırılmış gerçekler olarak değerlendirilebileceğini ifade ediyor.
Göka, Duyguötecilik’in, Batılı toplumların duygusal enerjilerini kurutmakla kalmayıp, aynı zamanda umursamazlık ve acizlik duygularını da körüklediğini vurguluyor. Duyguöteci kültürel ikonların, bu toplumları canlandırmak yerine duygusal bir boşluk yarattığını dile getiriyor. Örneğin, Duyguöteci Başkan Clinton’un kamuoyu önünde zayıflıklarını itiraf etmesi, iç-yönelimli bireyler için bir zayıflık olarak görülürken, öteki-yönelimli bireyler için bir empati alanı oluşturuyor.
Stjepan G. Mestroviç’in “Duyguötesi Toplum” kitabında, post-modern teoriler çerçevesinde öteki-yönelimli tipin, iç-yönelimli tipten farklı olarak bir tutku kaybı yaşadığını ifade ediyor. Mestroviç, bu tür bireylerin duygularının, iki temel kategoriye indirgenmiş olduğunu ve bu durumun onları birer enformasyon tüketicisi haline getirdiğini belirtiyor. Bu bağlamda, Mestroviç, Batı toplumlarının içsel bir boşluk yaşadığını ve bu boşluğun, toplumsal ve kültürel sorunları daha da derinleştirdiğini savunuyor.
Mestroviç, Batılı toplumların, duygusal ilişkilerdeki karmaşayı önlemek için tasarlanmış bir sistem içinde sıkışıp kaldığını ifade ediyor. Duyguötecilik, bireylerin duygusal yaşamlarını düzenlemeye çalışırken, aynı zamanda onları daha da yalnızlaştırma riskini taşıyor. Bu durum, bireylerin toplumsal olaylara karşı kayıtsız kalmalarına ve duygusal bağların zayıflamasına yol açıyor.
Yalnızlık ve köksüzlük temaları da bu tartışmanın önemli bir parçasını oluşturuyor. Mestroviç, Amerikalıların yalnızlıklarını köksüzlüklerine atfederken, bu durumun modernleşmenin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Ancak, Türk toplumunun geleneksel kökleri sayesinde bu yalnızlık sorununu aşabildiğini belirtiyor. Duygu ötesi toplumların, bireylerin duygusal deneyimlerini sahte bir gerçeklik içinde yaşamalarına neden olduğunu ve bu durumun toplumsal travmaların artmasına yol açtığını ifade ediyor.
Sonuç olarak, Duyguötecilik, bireylerin duygusal durumlarını yönetme çabası içinde, toplumsal bağların zayıflamasına ve yalnızlaşmalarına neden olan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Mestroviç, bu durumun gelecekte daha da kötüleşeceği uyarısında bulunuyor.




