İspanya-ABD Geriliminde Stratejik Özerklik Arayışı
İspanya’nın ABD ile olan geriliminde uluslararası hukuka verdiği destek, stratejik özerklik arayışını gözler önüne seriyor.
İspanya-ABD Geriliminde Stratejik Özerklik Arayışı
Küresel jeopolitik dinamikler, uluslararası ilişkilerde önemli değişimlere yol açmaya devam ediyor. 1945 yılından bu yana ABD tarafından oluşturulmaya çalışılan liberal düzen, Siyonist saldırganlık karşısında zayıflarken, dünya yeni sistemsel çatlaklara tanıklık ediyor. Ortadoğu’da artan İsrail kaynaklı şiddet, sadece bölgesel değil, küresel diplomatik dengeleri de sarsıyor. Madrid ile Washington arasındaki son gelişmeler, bu durumu en iyi yansıtan örneklerden biri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırı hazırlıkları sürerken, İspanya’nın kendi topraklarındaki Amerikan üslerinin bu amaçla kullanılmasına izin vermemesi, yalnızca lojistik bir engel değil, aynı zamanda önemli bir siyasi mesaj taşıyor. Uluslararası sistemin çöküş aşamasında bir ülkenin uluslararası hukuka dayalı bir tutum sergilemesi, günümüzde nadir görülen bir durumdur ve bu karar, Avrupa’daki stratejik özerklik tartışmalarının bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Madrid hükümetinin ABD ile olan ilişkilerde cesur bir duruş sergilediği açıkça görülüyor. NATO müttefiklerinin savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde beşine çıkarma talebini reddetmesi, Gazze’deki soykırıma karşı aldığı tavır ve İran’a yönelik olası saldırılara karşı geliştirdiği strateji, bu durumu net bir şekilde ortaya koyuyor. Madrid yönetimi, Rota ve Morón üslerinin İran’a yönelik saldırılarda kullanılmasına izin vermeyerek, sadece diplomatik bir tepki vermekle kalmayıp, geçmişteki benzer durumlarla da bir hesaplaşma içinde olduğunu gösteriyor. 1986 yılında dönemin Başbakanı Felipe Gonzalez, ABD’nin Libya’ya yönelik saldırılarında bu üslerin kullanılmasına izin vermemişti. 2003 Irak saldırısı öncesinde de Madrid sokaklarında milyonlarca insan savaşa karşı seslerini yükseltmişti. Trump’ın “istersem üsleri kullanırım” ifadeleri ise hukuki olarak geçerlilik taşımıyor; zira 1988 tarihli Savunma İşbirliği Anlaşması, üslerin kullanılabilmesi için İspanya hükümetinin iznini şart koşuyor. Bu durum, Washington’a açık bir mesaj niteliği taşıyor: Üsler, ABD’nin “arka bahçesi” değil, İspanya’nın egemen topraklarıdır ve yalnızca uygun koşullarda ortak kullanıma açılabilir.
ABD için İspanya’daki üslerin önemi büyüktür. Bir askeri operasyonun en kritik unsurlarından biri lojistik olarak öne çıkar. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’li komutan Omar Bradley’in, “amatörler stratejiyi, profesyoneller lojistiği konuşur” sözü, bu bağlamda sıkça hatırlanır. Savaşların kaderinin genellikle cephedeki taktiklerden ziyade, yakıt, mühimmat ve ikmal hatları gibi lojistik unsurlardan belirlendiği vurgulanır. İspanya’nın hukuki vetosu, ABD’nin askeri planlamasında önemli zorluklar yaratıyor. Özellikle Morón Hava Üssü’nün kullanılamaması, KC-135 tanker uçaklarının Almanya’daki Ramstein Üssü’ne yönlendirilmesine neden oluyor. Bu durum, ABD’nin Ortadoğu operasyonlarını olumsuz etkiliyor. İspanyol hükümetinin bu kararı, yalnızca hukuki bir engel değil, aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki askeri stratejisini doğrudan etkileyen bir lojistik kırılma noktasıdır. Bu gelişmeler, iki müttefik arasındaki güven bunalımını derinleştirirken, Washington’da İspanya’daki askeri varlığın Fas’a kaydırılması planları daha fazla tartışılmaya başlanmıştır.
Madrid hükümetinin ABD’ye karşı sergilediği tutum, hukuki bir çerçeveye oturtulmuş stratejik bir özerklik ilanı olarak değerlendirilebilir. Avrupa’da, Fransa, İtalya, İngiltere ve Almanya gibi önde gelen ülkelerin ABD’nin etkisi altında kaldığı bir ortamda, Madrid’in bu duruşu dikkat çekicidir. Ancak, Tahran’daki rejimin insan hakları ihlalleri ve otoriter yapısının eleştirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. İran’daki rejim, Madrid’in eleştirilerine hedef olsa da, İspanya uluslararası hukukun yanında durarak, güç kullanımının kuralsızlığını eleştirmektedir. Trump’ın bu tutumu karşısında İspanya’ya yönelik tehditler ve suçlamalar artarken, Madrid “korkunç bir müttefik” olmakla itham edildi. Ancak bu tür tehditlerin, İspanya’nın ekonomik yapısına olumsuz yansımaları olacağı açıktır. İspanya’nın ABD’ye yaptığı ihracatın büyük bir kısmı, ABD’nin ticaret kesme tehdidinin uygulanmasını zorlaştırmaktadır. İspanya’nın 50 milyar Euro civarındaki ikili ticaret hacminin etkilenmesi, birçok sektörde ciddi riskler doğurabilir. Bu noktada, Avrupa Birliği’nin ekonomik yapısı, İspanya’nın korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. AB’nin ortak ekonomik alanı, ABD’nin İspanya menşeli ürünlere yönelik ayrımcı bir ticaret uygulaması yapmasını engellemektedir. Bu nedenle, İspanya’yı hedef alan herhangi bir ambargo veya ek vergi girişimi, yalnızca İspanya’yı değil, 450 milyonluk AB pazarını da karşısına alacaktır. AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu durumu vurgulayarak, İspanya’nın yanında durduğunu belirtti. Borrell, Trump’a “orman kanunlarına dönmeme” çağrısında bulunurken, diğer Avrupa liderleri de Madrid’e destek açıklamaları yapmıştır.
İspanya, saldırgan bir savaşa katılmayı reddetse de, Avrupa’nın güvenliğine olan bağlılığını göstermek amacıyla donanmasının en gelişmiş gemilerinden biri olan “Cristóbal Colón” fırkateynini Güney Kıbrıs’a göndermiştir. Ancak, İspanya ile ABD arasındaki gerilim henüz sona ermemiştir. NATO üyeleri arasında savunma harcamaları ve Gazze’deki soykırım konularında yaşanan ayrışmalar, yeni bir aşamaya girmiştir. İspanya iç siyasetinde ve toplumsal düzeyde, ABD’nin İran’a yönelik saldırısına karşı gösterilen duruş da büyük bir destek bulmaktadır.
Taraflar arasındaki iletişim savaşı da modern diplomasinin ilginç bir yönünü ortaya koymaktadır. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in, İspanyol hükümetinin karar değiştirerek işbirliği yapmayı kabul ettiğine dair açıklamasına, İspanya Savunma Bakanı Margarita Robles, ABD büyükelçisiyle yaptığı görüşmenin ardından hemen yanıt vererek bu açıklamayı yalanlamıştır. Bu durum, güven krizinin derinleştiğinin çarpıcı bir örneğidir ve Batı ittifakındaki çatlakları gözler önüne sermektedir. AB’nin ortak dış politika hedefleri de bu bağlamda zayıflamış görünmektedir.
İspanya hükümetinin, stratejik özerklik arayışı ve reel politiğin çatışmacı taleplerine karşı uluslararası hukukun yanında durması, büyük bir anlam taşımaktadır. Bu tutum, tüm dünyaya, “süper güçler kuralları çiğnerse, yarın hepimiz için de çiğneyebilir” mesajını vermekte ve uluslararası anarşiden kaçınma çabası gütmektedir. Ancak, bu duruşun bedelini ödemek isteyen aktörlerin varlığı da bir gerçektir. Uluslararası ilişkilerde kurallara dayalı sistemin çöküşü sürerken, Madrid yönetiminin sergilediği bu onurlu duruş, tarih kitaplarında yer almayı hak ediyor.




