Aksa Tufanı Sonrası Siyonist Rejimin İçsel Çözümsüzlüğü
Aksa Tufanı sonrası İsrail’in toplumsal ve siyasal yapısında yaşanan derin çözülmeler ele alınıyor.
Mehmet Rakipoğlu / Fokusplus
Aksa Tufanı ile İsrail Ne Kaybetti? – IV
7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Aksa Tufanı’nın etkileri giderek derinleşiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan Epstein dosyalarının ardından, İsrail’e verilen destek sorgulanmaya başlandı ve bu durum Siyonist rejimin temel yapı taşlarını sarsmaya başladı. Uluslararası arenada da benzer bir sorgulama süreci yaşanıyor. Örneğin, İtalya’da düzenlenen Kış Olimpiyatları sırasında İsrailli sporcuların yuhalanması ve İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Avustralya ziyaretine yönelik tepkiler, Aksa Tufanı’nın İsrail’in kayıplarını hızlandırdığını gösteriyor. Aksa Tufanı, işgalci İsrail için sadece askeri bir meydan okuma değil; aynı zamanda uzun zamandır göz ardı edilen iç siyasal ve toplumsal krizlerin de gün yüzüne çıkmasına neden olan tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Bu süreç, işgalci rejimin Filistin direnişiyle birlikte iç bütünlüğü, kurumsal yapıları ve “ortak gelecek” anlayışıyla da yüzleşmesini zorunlu kılıyor. İç siyasetteki tartışmalar ve geleceğe dair görüşlerin çatışması, soykırımın ilk günlerinde görülen geçici “ulusal birlik” ve seferberlik ruhunun yerini, hesaplaşma ve güvensizlik tartışmalarına bırakmasına neden oldu. Aksa Tufanı sonrasında, İsrail’in iç dengeleri daha da kırılgan hale geldi. Demografik değişim, askerlik rejimi etrafında büyüyen meşruiyet sorunu ve yazılı bir anayasanın yokluğu, savaş koşullarında birbirini besleyen bir iç sıkışma döngüsü oluşturdu. Bugün İsrail’in karşılaştığı sorun, geçici bir yorgunluk değil; işgalci rejimin kapasitesini, toplumsal uyumunu ve siyasal yapısını aynı anda aşındıran çok katmanlı bir iç çözülmedir.
Demografi, Askerlik ve Yük Paylaşımı Krizi
İsrail iç siyasetinin en derin yapısal sorunlarından biri, demografik dönüşüm ile askerlik rejimi arasındaki gerilimde kendini gösteriyor. Ultra-Ortodoks (Haredi) Yahudi nüfusunun hızlı artışı, İsrail’in kuruluş dönemindeki laik-Siyonist (çoğunlukla Aşkenazi) devlet modelini tehdit ediyor. Haredilerin yüksek doğurganlık oranlarına rağmen iş gücüne katılım oranlarının düşük olması ve askerlikten muafiyet talepleri, ekonomik sürdürülebilirliğin yanı sıra Siyonist rejimdeki eşit yurttaşlık ve ortak sorumluluk anlayışlarını da zayıflatıyor.
Aksa Tufanı sonrası bu mesele artık göz ardı edilemez hale geldi. İşgalci rejimin planlamalarından çok daha uzun süren savaş ve direnişin sonuçları, işgalci ordunun insan gücü ihtiyacını artırırken, Haredilerin askerlikten muaf tutulması toplumun geniş kesimleri tarafından kabul edilemez bir durum olarak algılanmaya başlandı. İsrail Yüksek Mahkemesi’nin 2024’te bu muafiyetleri iptal eden kararı, hukuki eşitlik ilkesini onaylasa da siyasi krizi derinleştirdi. Mevcut Netanyahu hükümeti, iktidarını sürdürebilmek için Haredi partilerin desteğine bağımlı hale geldi. Bu durum, işgalci İsrail’in hukuku uygulama kapasitesi ile koalisyon siyasetinin gereklilikleri arasında sıkıştığını gösteriyor. Ortak kurallar koymakta zorlanan rejim, askerlik gibi merkezi bir kurumun, toplumun bazı kesimleri için bağlayıcı, diğerleri için ise müzakereye açık bir yükümlülük haline gelmesine yol açıyor. Böylece Aksa Tufanı, İsrail toplumu içinde “kim hizmet ediyor, kim bedel ödüyor?” sorusunu önemli bir siyasal mesele haline getiriyor.
Anayasa Yokluğu, Yargı Krizi ve Kriz Demokrasisi
İsrail’in yazılı bir anayasaya sahip olmaması, Aksa Tufanı sonrası dönemde iç siyasetin en kırılgan yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. İşgalci rejimin “temel yasalar” üzerinden işleyen yapısı, parlamentodaki dar çoğunlukların siyasi oyunun kurallarını kendi kısa vadeli çıkarlarına göre yeniden yazmasına imkan tanıyor. Netanyahu hükümetiyle başlayan yargı reformu krizi, bu yapısal sorunun en belirgin örneği oldu. Gazze’deki soykırımın başlamasıyla birlikte bu tartışmalar geçici olarak geri planda kalsa da ortadan kalkmamış; aksine, savaşın uzamasıyla güvenlik, demokrasi ve hesap verebilirlik konuları birbirini rehin alan bir ilişkiye girmiştir.
Yargı bağımsızlığını savunan gruplar, güvenliğin siyasi amaçlarla kullanılmasına karşı çıkarken; iktidar bloğu, olağanüstü koşulları kalıcı düzenlemelere dayanak olarak kullanma eğiliminde. Ortaya çıkan tablo, İsrail’in giderek yerleşen bir “kriz demokrasisi” olduğu anlatısıyla sunuluyor. Bu oryantalist ve Siyonist bakış açısı, Batı akademisi ve medyasını etkisi altına alıyor; bu anlatıya göre işgalci rejim, uzun vadeli kurumsal çözümler üretmek yerine sürekli krizleri yönetmeye çalışan, geçici uzlaşmalarla ayakta kalan bir yapıya dönüşüyor. Bu durum, siyasi sistemi hem daha kırılgan hem de daha kutuplaşmış hale getiriyor. Dolayısıyla Aksa Tufanı sonrası İsrail’in kaybı, yalnızca güvenlik algısının sarsılması değil; ortak kurallara ve kurumsal yapılara duyulan asgari güvenin de aşınmasıdır.
Aşırı Sağa Kayış, Kimlik Siyaseti ve Toplumsal Çözülme
Aksa Tufanı sonrası İsrail iç siyasetinde gözlemlenen en belirgin eğilimlerden biri, karar alma süreçlerinin giderek daha dar ve radikal bir eksende kilitlenmesidir. Aşırı sağcı aktörlerin (Ben-Gvir ve Smotrich gibi) koalisyon içindeki etkisi artarken, merkez siyasetin uzlaşma kapasitesi azalıyor. Güvenlik söylemi, iç politikada hem muhalefeti bastırmanın hem de toplumsal hoşnutsuzluğu yönlendirmenin aracı haline geliyor. Bu radikalleşme, İsrail toplumundaki tarihsel fay hatlarını derinleştiriyor. Aşkenazi merkezli devlet elitlerinin etkisi sürerken, Mizrahi Yahudiler başta olmak üzere farklı toplumsal kesimlere yönelik dışlayıcı uygulamalar belirginleşiyor. 1948 Araplarının vatandaşlık statüsünü tartışmaya açan söylemler, artık marjinal olmaktan çıkmış durumda. Bu durum, İsrail’in “vatandaşlık” ve “eşitlik” iddialarını içten içe zayıflatıyor.
Benzer bir dışlayıcı eğilim, Hristiyan topluluklar konusunda da gözlemleniyor. Hristiyan Siyonizmi’nin ideolojik ve siyasi olarak öncelenmesi, Hristiyan Arapların sistematik olarak arka plana itilmesiyle birleşiyor. Böylece İsrail’i bir arada tutan kırılgan denge mekanizmaları zayıflıyor. İşgalci rejim, bir yandan “demokratik” kimliğini korumaya çalışırken, diğer yandan giderek daha açık bir apartheid düzenine dönüşüyor.
Bu iç çözülme, dış politikadaki yalnızlaşma ile de besleniyor. Aksa Tufanı sonrası İsrail, uluslararası alanda artan tepkilerle karşı karşıya. Spor organizasyonlarında yuhalanan İsrailli sporcular, işgalci rejimin Cumhurbaşkanı’nın yurt dışı ziyaretlerinin kitlesel protestolarla karşılanması ve Batı medyasında yoğunlaşan eleştiriler, bu yalnızlaşmanın sembolik göstergeleri olarak değerlendirilebilir. Dış baskılar arttıkça, içeride “kuşatma” söylemi güçleniyor; bu da uzlaşma alanlarını daraltarak radikal aktörlerin elini güçlendiriyor.
Sonuç olarak, Aksa Tufanı, İsrail’e yalnızca askeri caydırıcılığını değil; toplumsal uyumunu, siyasal meşruiyetini ve kurumsal istikrarını da kaybettirmiştir. Bugün İsrail, dışarıda işgali sürdürmekte zorlanan; içeride ise ortak bir gelecek tahayyülü üretemeyen bir rejime dönüşüyor. Demografi, askerlik, anayasa ve kimlik ekseninde çözülemeyen bu krizler, İsrail’in uzun süreli savaş ve işgal politikalarını sürdürebilme kapasitesini orta vadede ciddi biçimde aşındırıyor.
Aksa Tufanı, yalnızca Filistin direnişinin askeri bir hamlesi olarak değil; aynı zamanda İsrail’in iç çelişkilerini açığa çıkaran ve hızlandıran tarihsel bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. İşgalci rejim, artık yalnızca Filistinlilerle değil, kendi iç gerçekliğiyle de mücadele etmek zorunda kalıyor ve bu mücadele, silahlarla değil; çözülemeyen yapısal krizlerle şekilleniyor.




