Ekran Tiranlığı: Oryantalizmin Yeni Yüzü

Ekran tiranlığı, oryantalizmin yeni bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Dijital dünyada kimlikler nasıl şekillendiriliyor?

Neden bu noktaya geldik? Kanımız bu kadar ucuz mu? Yoksa sözlerimizin bir anlamı yok mu? Bu gözyaşları, bir erkekten, bir babadan geliyor. Bizler çocuklarımız için, kadınlarımız için, hayatımızdaki herkes için ağlıyoruz. İnsanlıktan bahsediliyor ama bu, bize gelince geçerli olmuyor. Gazze’de insanlık adına bir dava istemiyoruz; çünkü insanlıktan başka bir dava yok. Bize sunulan her şey, suç ve onur kırıcı. Artık devam edecek gücümüz kalmadı. Allah’a yemin ederim, ayakta bile duramıyorum.

Bu sözleri, ağlayan bir Gazzeli adamın dilinden duyduğumuzda ne hissederiz? Aramızdaki mesafe, kilometrelerle mi ölçülüyor? Ekranlar aracılığıyla dayatılan mesafe, bu fiziksel mesafeden daha korkunç değil mi? Bu, insanlıkla aramıza çekilen devasa bir duyarsızlık duvarı değil mi? Acıyı bir gösteriye indirgeyen bir yabancılaşma değil mi?

Dijital ve teknik imkanlarla, küresel güçler mesafeleri kendi çıkarlarına göre ayarlıyor. Uzakları yakın, yakınları ise yabancı kılacak şekilde mesafeleri yeniden düzenliyorlar. Ekranlar, coğrafi mesafeleri belirsizleştiriyor; böylece mesafeler, tahakkümün kalıcı bir aracı haline geliyor. Gazze ile insanlık arasındaki mesafe, birkaç saatlik bir uçuş mesafesi iken, ekran vesayetinin aramıza ördüğü duvar yüzünden coğrafi yakınlığımız aynı kalsa da, medeniyet, kültür ve vicdan olarak ondan fersah fersah uzaklaşıyoruz. Oryantalist aklın, bilincimize sinsice zerk ettiği yabancılaşmayı günden güne kabulleniyoruz.

Dijital Oryantalizm

Ekran tiranlığı, oryantalizmin yeni bir yüzüdür. Bu yeni kılıf, kitleleri algoritmik oyunlar ve filtre balonlarıyla manipüle ediyor. Simülatif bir dünyanın dayattığı sahte gündemlere yönlendiriliyorlar. Eski oryantalizm, Doğu’yu fiziksel olarak işgal ederken, onun güzelliklerini ve otantikliğini sömürerek kendine mal ediyordu. Fiziksel işgalin yanı sıra, Doğu’nun manevi ve kültürel mirasına da el koyarak, Doğu medeniyetinin sahip olduğu değerleri kendisine aitmiş gibi sunuyordu. Doğu’yu aşağılık, acınası, vahşi ve barbar olarak kodluyordu.

Dijital çağın oryantalizmi ve sömürgecilik biçimi ise algoritmalarla yürütülüyor. Tanklarla giremedikleri coğrafyalara algoritmik bombalarla giriyorlar. Dijital oryantalizm, eski oryantalizmin daha rafine, sofistike ve tehlikeli bir halidir. Eski sömürgecilik anlayışı olan “böl, parçala, yönet” yeni nesil sömürgecilikte “böl, parçala, yut” şeklindedir. Neokolonyalizm denilen bu yeni sömürgecilik biçiminde, “Sömürdüğüm yeri ben yöneteyim, orada düzeni ben kurayım” yerine, “Oradaki bütün düzeni ve devlet yapısını bozayım, oranın bütün kaynaklarını ve geleceğini mülksüzleştireyim” anlayışı hakimdir.

Dijital oryantalizmin hedef alma stratejisi, bir medeniyetin ve milletin bütün unsurlarını aslına geri dönmesine izin vermeyecek şekilde parçalara ayırmaktır. Kadınlık, erkeklik, çocukluk, ev, aile, dil, kültür, eğitim, siyaset, sağlık, maneviyat gibi insanı insan yapan değerler, dijital oryantalizm tarafından parçalanarak telafisi imkansız bir şekilde bozuma uğratılmaktadır.

Zehirli Retorik

Dijital Kolonyal Oryantalizm, masumane söylemler ardına gizlenerek sömürgeciliğin entelektüel ve lojistik altyapısını inşa eden ideolojik bir aygıt işlevi görmektedir. Doğu’yu sadece incelemekle kalmaz, sömürgeci tahakküme uygun şekilde onu yeniden söylemsel olarak inşa eder ve kendi tanımlarına göre bir Doğu anlatısı oluşturur. Bu anlatıya göre Doğu erkeği, atalet içinde, tembel ve miskin olarak resmedilir. Kahvehane insanıdır; düşünmeden hareket eder. Kaderci bir anlayışla yaşadığı için üretmez, harekete geçmez. İrrasyoneldir, aşırı duygusal ve hamasidir. Barbar, hijyenden uzak, dürtüsel ve şiddet dolu bir tip olarak tasvir edilir.

Peki, hakikatte durum böyle midir? Sömürgeciler, sayısız coğrafyaya işgal, kan ve sömürüden başka bir şey götürmediği hâlde bu çarpık anlatı neden varlığını korumaktadır? Kadınları ve çocukları için ağlayan, enkazın içinde ailesinden bir parça bulabilmek için elleriyle toprağı kazıyan adamlar, Batı’nın yıllardır sömürdüğü halklar üzerinden kurduğu bu oryantalist aklı parçalayıp atmıyor mu? Neden hiçbir şey değişmiyor? Neden zihinlerde bir uyanma başlamıyor? Bize dayatılan bu oryantalist zehri neden söküp atamıyoruz?

İhraç ve Dikte Edilen Erkeklik

Oryantalist Batı’nın kurguladığı güvenilmez, kaba ve tehditkar Doğu erkeği imgesi yeni bir olgu değildir. Mary Shelley’nin iki asır önce yayımlanan Frankenstein romanındaki Türk bir tüccar karakteri, bu kurgunun edebiyat tarihindeki en bariz örneklerinden biridir. Dün edebi kurgulara ya da sinematik fragmanlara saklanan oryantalist söylemler, bugün dijital ağlara taşınmıştır. Ekranlar, devasa bir ideoloji mekanizması işlevi görerek belirli inanç topluluklarını temsil eden erkeklik, aile, haysiyet, maneviyat ve kültürel bağışıklık mekanizmalarını kötü imaj ve temsillerle kasten itibarsızlaştırmaktadır. Bu metin boyunca maksat, Doğulu erkeği idealize etme tuzağına düşmeden oryantalist medyanın ürettiği indirgemeci, çarpık ve haksız prototipi deşifre etmektir.

Dijital oryantalizm, dünyaya bir erkeklik imajı ihraç eder. Bu imajda Batılı erkek, çağdaş, rasyonel, kurtarıcı ve disiplinli olarak gösterilirken, Doğulu erkek egzotikleştirilmiş, yabanî ve gerici bir figür olarak tasvir edilmektedir. Böylece dijital ekranlar “nasıl bir adam” olunması gerektiğini dikte eder. Dünya, oryantalist Batı’nın icat ettiği ideal erkek imajını tüketirken, Doğulu zihin de kendi özgün varoluşuna, kültürüne, bedenine, kavvam kavramına bu dijital filtrelerin arkasından bakmaktadır.

Doğulu bir erkek, kravat takarak, seküler bir hayatı benimseyerek, yoga ve fitness salonlarını doldurarak kimliğinden âzâde olamaz. Ne yaparsa yapsın, Doğulu olmanın bedeli ona ödetilecektir. Soykırımın sürdüğü yerlerde, celladına muhbirlik yapan adamları bile yaşatmayan oryantalist akıl, dijital platformlar aracılığıyla kendi kuracağı dünya düzenine davet ederken esasında sadece illüzyon satmaktadır. Bu illüzyona inananlar, en sonunda zihnen ve mânen mülksüzleştirilmiş bir vaziyetle baş başa kalmaktadır.

Er Meydanına Çıkacak Yürekleri Yok

Siyonist-Oryantalist-Hegemonik Batı aklı, kendisi dışındaki herkesi, özellikle Müslümanları “insan altı varlık” olarak görmektedir. Kendilerini medeniyetin zirvesi, Doğu’yu ise yok edilmesi gereken bir ur olarak kodladıkları için Müslümanların acısı, mücadelesi ve ölümü, şehitlik makamına ermeleri onlar için bir mizah malzemesidir. Bu, tarihteki tüm zalimlerin ortak genetik hastalığıdır. Sivillere bombalar yağdıran, ceninlerdeki bebeklere kadar masumları yok eden emperyalist güçlerin dijitalize olmuş orduları, ellerindeki teçhizat alınıp er meydanına çıkarılsa, sahadaki yalın gerçeklikle baş başa kaldıklarında silik, pısırık, iradesiz gölgelere dönüşürler. Atari oyunu oynar gibi insanların üzerine bir düğmeye basarak katliam yapmayı üstünlük, kahramanlık ve adamlık sanan bu sadist Batılı erkeklik, kendi elinden teçhizatı ve korunaklı alanı alındığında yok hükmündedir. Doğulu erkeği âciz bırakarak kendi erkekliklerini tatmin eden bu sömürgeciler, sığınakların, düğmelerin ve algoritmaların arkasında şiddet ve terör üretirken aslında kendi gölgelerinden bile korkacak kadar pısırıktır. Bir insanın gözlerinin içine bakarak cenk edemeyecek kadar yüreksizdir.

Egemen Küresel Güçler, dijital oryantalizmi kullanarak topraklarını gasbettikleri adamları dünyanın gözü önünde işkence ve aşağılamalarla küçük düşürmüştür. Buradaki amaç, salt cinsiyete saldırmak değil; dijital mecralar aracılığıyla Doğulu erkeğin şahsında tecelli eden kimliği, inancı, aileyi ve mahremiyeti küçük düşürmektir. Onları “çıplak tutuklu” imajıyla dünyaya servis ederek toplumun direniş omurgasını kırmayı, adamlık şuurunu felç etmeyi ve kamu vicdanını yaralamayı hedeflemişlerdir. Kurban seçilenlerin insansızlaştırıldığı ve faillerin cezasızlıkla ödüllendirildiği bu küresel düzen, kendi hâlinde erdemiyle ve insanca yaşamaya çalışan erkeği doğrudan hedef almaktadır.

ABD; Irak Ebu Gureyb Hapishanesi’nde, Baas rejimi Suriye Sednaya’da, İsrail Sde Teiman ve Ketziot gibi çeşitli işkence hapishanelerinde Müslüman erkeklerin çıplak, aşağılanmış görüntülerini propaganda aygıtlarıyla dünyaya servis etmiştir. Her işkence fotoğrafı, bilinçleri de işgal etmek maksadıyla bir ideoloji mekanizması olarak kullanılmıştır. İnsan mezbahası olarak bilinen Sednaya, yapısı itibarıyla diğerlerinden farklılık arz eder. Çünkü diğerlerinde dışarıdan gelen bir işgalci güç varken, Suriye’de içeriden bir rejim, kendi halkına zulmediyordu. Oryantalist ve sömürgeci aklın uzantısı olan diktatör Baas rejimi, kendi kirli mülkiyetini, iktidar rantını ve zulüm dolu saltanatını korumak için halkının adamlarını, babalarını, ağabeylerini, kardeşlerini imha etmiştir. Hazin olan şu ki, kendi kalbinin emeğiyle kendi topraklarında yaşayan bu adamları türlü işkencelerle katledenleri, mesela Katil Esed’i yaşam tarzı ve seküler eşi sebebiyle diktatör olarak anmayıp gelişmiş bir Suriye’nin geleceği olarak görenler, şık bir gardıropla veya teknolojik teçhizatla modern olacaklarını sanan, Batı’nın kurduğu medeniyet illüzyonuna kapılan zihinsel sömürgenin gönüllü kurbanlarıdır.

Sonuç olarak, karşı karşıya olduğumuz tablo, basit bir toplumsal yozlaşma değil; insanı ayakta tutan adamlığın ve erdemli erkekliğin, küresel sistem eliyle planlı bir şekilde bitirilmesidir. “Bu gözyaşları bir erkekten geliyor” diyen Gazzeli babanın sesi, çağın trajik hakikatini yüzümüze vuruyor. Bugün oryantalist akıl, Batı merkezli dijitalizm ve Siyonist şiddet, erkeklik kavramını iki ayrı cephede birden imha ediyor: Birinin topraklarını işgal ederek, diğerini dijital saldırılarla kimliksizleştirerek.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu