Deniz Göktaş ve Oikofobi: Mizahın Derinlikleri
Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisi üzerinden oikofobi ve toplum eleştirisi üzerine derin bir analiz.
Deniz Göktaş’ın yeni stand-up gösterisi “Ölü Deniz”, mizahın Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısındaki yeri üzerine geniş bir tartışma başlattı. Gösteride, siyasetçilerden gündelik yaşamın sıradan detaylarına kadar pek çok konu mizah malzemesi haline gelirken, bu durum izleyicilere sanatçının toplumsal konumunu ve eleştirel bakış açısını sorgulama fırsatı sunuyor. Mizah, yalnızca güldürmekle kalmayıp, sanatçının kendisini toplum içinde nasıl konumlandırdığını da gözler önüne seriyor.
“Ölü Deniz”de din ve kutsal değerlerin mizah konusu yapılması, bu konunun ciddiyetini artırıyor. Bu durum, bazı sanatçıların kendi toplumlarının değerleriyle alay etme eğilimlerinin neden bu kadar cazip hale geldiğini sorgulamayı gerektiriyor. Eleştirinin, toplumla arasına bir mesafe koyma çabası olarak nasıl bir üstünlük hissine dönüştüğü ve bu durumun özgürleşme arzusuyla nasıl çeliştiği üzerinde durulması gereken önemli bir konu.
Oikofobi Kavramı
Bu tartışmalar, Roger Scruton’un oikofobi kavramını gündeme getiriyor. Oikofobi, kişinin kendi evine, toplumuna ve kültürüne karşı geliştirdiği yabancılaşma ve düşmanlığı ifade eder. Scruton, bu kavramı Batılı entelektüellerin kendi kültürlerini sürekli eleştirmeleri bağlamında kullanır. Bu eleştiriler, sıradan bir toplum eleştirisinin ötesine geçerek, kişinin kendi kültürünü kusurlu görmesi ve onu mahkûm etmesi anlamına gelir.
Oikofobik tutumun belirgin özelliği, kendi toplumuna ait değerlere karşı tek taraflı bir küçümseme tutumudur. Kendi toplumunun geleneklerini ilkel olarak değerlendirirken, diğer toplumların benzer değerlerini özgünlük olarak görme eğilimi, bu tutumun temelini oluşturur. Scruton, bu durumun insanın başka kültürlere ilgi duymasına değil, kendi kültürünü aşağılamasına yönelik olduğunu vurgular.
Küçümsemenin Dinamikleri
Türkiye’deki sanatçılar ve entelektüeller arasında oikofobi kavramı, kültürel kimlik inşası için önemli bir araç haline gelmiştir. Belirli bir çevreye dâhil olmanın yollarından biri, toplumun çoğunluğuyla arasındaki kültürel mesafeyi sergilemekten geçer. Bu bağlamda, dindarlık, aile ilişkileri ve yerel kültür gibi unsurlar, küçümsenerek bir kimlik oluşturma çabasının malzemesi haline gelir.
Sanat dünyası, bu kimlik inşası için son derece uygun bir alan sunar. Eleştirel bir bakış açısıyla toplumun değerleriyle alay eden sanatçılar, bu eleştirileriyle yeni bir kültürel çevreye kabul edilmek için gerekli mesajları verirler. Bu durum, izleyicinin de kendisini bu değerleri aşmış biri olarak konumlandırmasına olanak tanır.
Ancak oikofobi, insanların zihnini okuma aracı olmaktan ziyade, belirli söylemlerde tekrar eden bir kültürel eğilimi anlamamıza yardımcı olur. Göktaş’ın gösterisinde ortaya çıkan mizah biçimi, sanatçı ile toplum arasında nasıl bir mesafe oluşturduğunu gösterirken, bu durumun neden bu kadar kolay bir şekilde kabul gördüğünü sorgulamak önemlidir.
Laikliğin Oikofobik Yüzü
Oikofobik tutum, Türkiye’de laiklik tartışmaları bağlamında da kendini gösterir. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsız kalmasını gerektiren bir ilke olmasına rağmen, Türkiye’de bu kavram, toplumun dinî hayatını dönüştürmeyi amaçlayan bir kültürel programa dönüşmüştür. Bu anlayış, dinin bir kalıntı olarak görülmesine yol açarak, dindar insanın gündelik hayatına karşı aşağılayıcı bir dil üretmiştir.
Laiklik tartışmalarında, dinî değerler genellikle gericilik olarak adlandırılarak alay konusu haline gelir. Bu durum, toplumun dinî değerlerine mesafe koyma çabasının, bazı entelektüel çevreler için uzun zamandır bir kimlik unsuru olduğunu göstermektedir.
Eleştiri ve Aşağılama Arasındaki Fark
Kendi toplumunu eleştirmek, oikofobi anlamına gelmez. Sanat, toplumun sorunlarını görünür hale getirmek için önemli bir araçtır. Ancak eleştiri ile aşağılama arasında önemli bir fark vardır. Eleştiri, anlamaya ve fikrî bir ilişki kurmaya dayanırken, aşağılama bu anlayıştan yoksundur. Türkiye’de sanatçıların topluma dönük eleştirisi genellikle bu ikinci alana kaymaktadır.
Sanatçılar, toplumun geniş kesimlerini modernleşemeyen bir kitle olarak değerlendirirken, bu insanların inançlarını cehaletle, kültürel zevklerini ise kabalıkla açıklamaktadır. Bu durum, sanatçının kendisini toplumun içinden konuşan biri olmaktan çok, onun üzerine konuşan ayrıcalıklı biri olarak görmesine neden olur.
Oikofobi, sanatçının toplumla olan ilişkisini zayıflatırken, aynı zamanda onun sanatının malzemesini de bu toplumdan almasına neden olur. Sanatçı, küçümsediği toplumdan uzaklaşmak isterken, onun hikâyelerini anlatmak zorunda kalır. Bu çelişki, oikofobik sanatçının kendi toplumuna karşı duyduğu rahatsızlığın sürekli tekrarlanan bir duruma dönüşmesine yol açar.
Sonuç olarak, sanatçının kendi toplumunun değerlerini benimsemek zorunda olmadığını belirtmek önemlidir. Ancak, toplumu anlamadan aşağılamak, eleştirel düşünce ve mizahın ötesinde bir tutumdur. Hem Göktaş’ın gösterisinde hem de laiklik tartışmalarında, toplum, anlaşılması gereken bir gerçeklikten ziyade aşılması gereken bir engel olarak konumlandırılmaktadır. Bu durum, oikofobiyi, yani bireyin kendi kültürüne karşı duyduğu tahammülsüzlüğü beslemektedir.




