Büyük Felaketlerin Ardındaki Gizli Kapılar ve Sorumluluklar
Büyük felaketlerin dış cephesi ve içerideki sorumluluklar üzerine derin bir analiz.
Yüz yıl önce ameliyat masasında neler yaşandı?
MUSTAFA SABRİ BEŞER / STAR
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Orta Doğu coğrafyasının yeniden ameliyata alınmasını kabul etmiyoruz” dedi.
Ameliyat, dışarıdan bir müdahale ile içerideki bedeni kendi çıkarları doğrultusunda açma eylemidir.
O beden, tedavi amacıyla yatırılmadı!
Masanın üzerinde şehirlerin hafızası, coğrafyanın bağı ve inancın taşıdığı derin birlik hissi vardı. Ancak hepsinin üstünden neşter geçirildi.
İngiliz aklı ile Fransız iştahı aynı kâğıda eğildi. Siyonist hedef, sabırlı bir şekilde kendi zamanını bekledi.
Yerel ihtiraslar, dışarıdan gelen vaatlerle kabardı ve içerideki körlük, bu büyük yarılmanın kapısını araladı.
Gertrude Bell, o masanın en soğukkanlı zihinlerinden biriydi. Çölü gezdi, kabileleri tanıdı, sosyolojiyi çözdü ve güç dengelerini titizlikle not etti.
Dünyaya seyyah olarak tanıtıldı, oysa yaptığı iş gezi yazarlığı değil, bölgenin sinir uçlarını tespit etmekti.
Hangi topluluk nereye yaslanır, hangi bağ nereden kopar, bunları çalıştı ve insan topluluklarını haritaya dizdi.
Lawrence ise efsaneleşti. Çölün asil misafiri olarak pazarlandı, ancak tarih gerçeği gölgede kaldı.
O, İngiliz hesabının sahadaki hareketli parçasıydı. Demiryollarına saldırarak Osmanlı ikmalini zayıflattı ve Arap isyanını stratejik bir aparata dönüştürdü.
Her romantize edilen adımı, bir devletin çöküş haritasına basılmış bir ayak iziydi.
Büyük felaketlerin bir dış cephesi ve içeriden açılan kapıları vardır. Bu kapının önünde duranlar, çoğu zaman düşmandan daha ağır bir vebal taşır.
Şerif Hüseyin, Faysal, Abdullah, İttihat ve Terakki gibi isimler bu kapının eşiğinde durdu.
Kimi hanedan hayali kurdu, kimi Osmanlı‘yı yük saydı, kimi İngiliz sözlerine sarıldı, kimi kendi bölgesel nüfuzunu artırma peşine düştü.
Sonuçta hepsi büyük planın geçici aparatı haline geldi.
Yerel aktörler masanın sahibi olduklarına inandırıldı ve masanın etrafında kullanılıp atılan ara elemanlar olarak değerlendirildi.
İsyan özgürlük olarak sunuldu, sonuç ise manda düzeni oldu. Vaadin sonu vesayet, kıyamın sonu bağımlılık oldu.
Özgürlük haykıran her ağız, zincirin bir halkası haline geldi.
Filistin hattında açılan yara ise hepsinden daha sinsi ve kalıcıydı. Sarah Aaronsohn ve NİLİ ağı, Osmanlı hatlarından bilgi taşıdı.
Taşınan her bilgi parçası, yarının siyasal zeminine gömülen bir mayın gibiydi. İstihbarat taşınırken gelecek inşa ediliyordu.
Bir halkın toprağına başka bir iradenin temeli atılıyordu.
Bugün Gazze‘de yükselen her duman, o eski hazırlığın uzayan gölgesini taşır. Filistin‘de açılan gedik sıradan bir cephe yarığı olmadı; tüm bölgeyi zehirleyen bir ana damar haline geldi.
Tarihi yalnızca dış güçlerin hilesiyle açıklamak basit bir yaklaşımdır. Bu, gerçeği eksik bırakır. İçerideki yanlışlar, bu yarılmayı büyüttü ve kalıcı hale getirdi.
Cemal Paşa, burada ağır bir dosya olarak durmaktadır. Suriye hattında kurduğu baskı, idamlar ve sert yönetim tarzı, merkezin bağını kuvvetlendirmedi; aksine kırılganlığı artırdı.
İçerideki irade, kendi halkını ve sosyolojisini okuyamadığında dışarıdaki neşter kendiliğinden yer bulur.
Falih Rıfkı Atay, bir Siyonist yaveri olarak sırtımızdan bıçaklama görevini üstlendi. Bozgunun zihnî çerçevesini çizenlerin en karanlık yüzlerinden biriydi.
Ameliyat masasında Mark Sykes vardı; cetveli tutan kibir oydu. Allenby işgalin askerî gövdesiydi. Bell haritayı hazırladı, Lawrence isyanı alevlendirdi, Sarah Aaronsohn içeriden bilgi taşıdı ve yerel önderler kapıyı araladı.
İçerideki sert yönetimler toplumsal direnci zayıflattı. Kimi bıçağı tuttu, kimi kapıyı açtı, kimi içerideki bağı çözdü, kimi yaraya tuz bastı.
1919 Mayısından sonra fiili mücadele hattı Şam, Bağdat ve Kudüs‘ten çekildi. İzmir, Ankara, Doğu Anadolu ve Boğazlar eksenine döndü. Lozan bunu tescilledi.
Türkiye, yeni sınırları tanıdı ve eski Arap vilayetleri üzerinde hak iddia etmedi. Bu, alınan görevin gereğiydi.
Acı bir gerçek olarak tarih, coğrafyamızda romantizm değil, hasar kontrolüdür. O daralmayı anlamayan ve bedeli hafife alanlar, 1919’un mayısını bayram sayanlar, Lozan‘ı teslimiyetle karıştırır.
Asıl korkunç olan, bunun bir kerelik bir yıkım olarak kalmamasıdır.
O masa bir yöntem üretti. Yüz yıl önce cetvel vardı, bugün uydu görüntüsü var. Yüz yıl önce manda vardı, bugün denetim var. Yüz yıl önce açık işgal vardı, bugün ince ayarlı işgal var.
İsimler güncelleniyor, ancak iştah aynı kalıyor. Ve bütün bunlar, steril bir odada, diplomatik nezaket kılığında gerçekleştiriliyor.
Bugün o eski masanın yeniden kurulmasına itiraz etmek, bir dış politika refleksi olmanın yanı sıra bir tarih ve sosyoloji bilincidir.
Yüz yıl önce masada çizgi çizenler haritayı yaraladı. Bugün aynı akıl yeniden doğruluyorsa, mesele sınırdan ibaret değildir.
Mesele, bu coğrafyanın ve sosyolojisinin haysiyetine yeniden el uzatılmasıdır.
Ve bu ele karşı duracak olan ne silah, ne diplomasi, ne de retorik olacaktır.
Ameliyat masası yeniden kurulacaksa, bu sefer hasta değil, cerrah biz olmalıyız.




